“Popüler Kültüre İlgi Duyan Bir İnsan Değilim”

Caz piyanosunun Türkiye’deki özgün temsilcisi Kerem Görsev, CRI Türk Özel’de Tuğçe Akkaş’ın konuğu oldu. Görsev, yaşanmışlık içeren son albümü ‘After the Hurricane’ ve caz müziğine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

Bu yıl piyanistliğinizin 51. yılı. Çok küçük yaşlarda piyano çalmaya başladınız, sonra konservatuar yılları var, caz tutkusu nasıl başladı, konservatuvar öncesi var mıydı?

Caz tutkusu, 1970’li yılların ortalarında başladı, ağabeyim Fındıklı Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuyordu, onun arkadaşları vardı, heykeltıraş, ressamlar, fotoğraf sanatçıları falan… Onlar bu müziği dinliyorlardı, o zamanlar CD yoktu, plaklardan kasetli teyplere çekiliyordu. O kasetli teypleri dinleye dinleye, bir gün Bill Evans’ın “Since We Met” isimli albümü beni çok etkiledi, ondan sonra birdenbire o dipsiz okyanusun içinde bulduk, caz çok derin bir müzik ben hâlâ çok nitelikli caz müzikleri dinliyorum.

“POPÜLER KÜLTÜRE İLGİ DUYAN BİR İNSAN DEĞİLİM”

Popüler kültürün hayatın her alanına sirayet ettiği bir dünyada caz ile uğraşmak nasıl bir duygu? Caz bir ayrıcalık diyebilir miyiz?

Ayrıcalık değil ama ben çok popüler kültüre ilgi duyan bir insan değilim. Benim güzel şeffaf at gözlüklerim var. Her tarafı görüyorum ama istediğim hedefe bakıyorum. Atlara niçin o gözlükleri takarlar? Sağdan soldan rahatsız olmasın diye. Benimki şeffaf. Ben görüyorum, sadece kötü havalarda, yağmurda, çamurda bana onlardan darbe gelmiyor. Klasik müzik çok seviyorum, esasında akustik müzik çok seviyorum ama caza gönül verdim. Taviz vermeden, çizgimi asla değiştirmeden maddenin beni yönlendirmeyeceği bir dünyam var benim. İstediğiniz kadar önüme servet dökün, benim ideallerimi satın alamazsınız, bana istemediğim bir notayı parayla asla kimse çaldıramadı, kimse de çaldırmayacak. Benim kendime bir inancım var, beynimin kalbimin ortak bir sesi var, o ses de sadece bana akustik caz ve de istediğim yerde çalma özgürlüğü veriyor. Madde peşinde koşmanız başka bir de istediğiniz arzularınızın hislerinizin peşinde koşmanız başka. Severek, inanarak müziğinizi her notanızı kalben beyinen hissederek çaldığınız zaman o mutluluk benim öteki şeyleri elimin tersiyle itmemi sağlıyor. Ben istediğim müziği yapıyorum, istediğim insanlarla çalma özgürlüğüm var, istediğim yerlerde çalma özgürlüğüm var, bunları seçiyorum ben, seçtiğim zaman da kendimle pek kavgam olmuyor, daha rahat hissediyorum kendimi.

“CAZ, BİR OLUŞUM, BİR BAŞLANGIÇ, BİR DEVRİMDİR”

Caz aslında sokak kökenli, 1870’lerde Afrika’dan gelen köylülerin pamuk tarlalarında söylediği ağıtlardan ortaya çıkan bir müzik ama bugün caz müzik dendiğinde özellikle bizim ülkemizde sanki sadece üst sınıfa ait bir müzik gibi algılanyor. Oysa bugün geçmişe kıyasla Türkiye’de daha geniş bir kitle caz müzik dinliyor, caz müzik dinleyebileceğimiz mekânlar çoğaldı… Çok başarılı genç isimler var, Elif Çağlar gibi… Siz caza karşı olan bu önyargıya ilişkin ne söylersiniz?

Caz halk müziğidir esasında, nasıl Amerika’da zenciler ağıtlar yakıyorlar pamuk toplarken. Bizde de o dönemlerde aşık taşlamalar var. Anadolu’da eline sazı alıyor aşık, köy köy dolaşıyor, köy kahvelerine giriyor, ikisi atışmaya başlıyor. Burada namuslu olan şey ne biliyor musunuz, akustik olması. Orada da adam sesinle sazınla hiçbir elektronik bir şey yok, teknoloji yok, bende de şu an teknoloji yok, ben yine tahta piyanoyu çalıyorum. Kaan Yıldız kontrbasını çalıyor, Ferit Odman davulunu çalıyor, Engin Recepoğlu saksafonunu çalıyor. Bizi götürün dünyanın her tarafına biz o aletlerle çalarız, elektriğe de ihtiyacımız yok, ses sistemine de teknolojiye de ihtiyacımız yok. 1950’lerde ne başlattı, Elvis Presley? Rock’n Roll, başlattı. Ondan öncesine baktığımızda 1920-30-40-50 Big Band’ler Amerika’da dünyaya bu müziği tanıtmaya başlıyor. Duke Ellington’ın Big Band’i ve Duke Ellington ile radyo istasyonu Cotton Club’ta New York’ta -ki gittim oraya ben Duke Ellington belgeseli çektim 2011 yılında TRT’ye- dünyada ilk kez yaptıkları radyo yayınları ile cazı Amerika’ya yaymaya başlıyorlar sonra Amerikalı müzisyenler ne yapıyorlar? Fransa’ya, Avrupa’ya gidiyorlar ve bu caz böyle yayılmaya başlıyor. 1950 yılına kadar seyrettiğiniz filmlerde, balolarda, büyük kokteyllerde, davetlerde hep bir caz orkestrası görürsünüz. Cazla dans ediliyordu, caz söyleyerek bütün eğlenceler, evlilikler, balolar… 1950’de Rock’n Roll çıkınca Elvis Presley, gençlik delirmeye başladı giyinmeler, kuşanmalar… Uçmaya başladı insanlar. 50’ler böyle, caz biraz geride kalır gibi oldu, olmadı, 50’ler böyle geçti. 1960-61’de ne oldu? İngiltere’den, Liverpool’dan ne çıktı? Beatles… Beatles da pop çağı ateşini yükseltti. Fakat bu müziklerin hepsine baktığınız zaman mesela Rock’n Roll, Blues’un caz müziğin akor dizelerinde oluşan bir müziktir. Ana nehir, Nil Nehri’ni düşünün Mısır’dan çıkıyor, aşağıya okyanusa kadar gidiyor yanlarda neler var, bir sürü damarlarla besleniyor. Caz, her zaman ana yoldur. Beatles, dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Onların bir Amerika turnesi vardır, hatırlarsınız uçaktan inerken kadınlar, gençlik o yöne doğru gitmeye başlıyor ama caz yine var.

O dönemde Cold Rain’ler, Charlie Parker’lar var, Bill Evans var, dünyanın en efsanevi oluşumları var… Ne oluyor? 1967’ye gelince rock müzik çıkıyor. Dire Straits, Pink Floyd, Mig Jagger’lar falan bu sefer dünyada başka akımlar başlıyor ama caz yine devam ediyor. 80’lerde ne oluyor, biraz elektronik müzik başlıyor. Herbie Hancock’un Head Hunters albümleri falan cazın içine biraz elektronik ögeler giriyor. 1950-57 arası yaptığı albümlerle dünyayı yıkan Miles Davis, 80’lerden sonra elektronik “Tutu” albümleri falan bir sürü albüm yapıp, müziğe değişik devrimci yollar vermeye başlıyorlar. Cazın damarları artmaya başlıyor ama bence burada prodüktörler de çok önemli. Çünkü ortaya para ve madde giriyor. Ötekisi dört tane beş tane adam akustik piyano, davul falan çalıyorlar, 150 kişi onları dinliyor. Öbür tarafta ise adamlar büyük meydanlarda konserler veriyorlar, 200 bin 300 bin kişi geliyor, büyük festivaller düzenleniyor. Caz hep sanki biraz geride kalmış imajı veriyor dünyada. Caz, bir oluşum, bir başlangıç, bir devrimdir, her şey ondan sonra çıktı. Cazın tipi de karakteri de tınısı da müzisyenleri de değişmez fazla.

“BEN NE BİLİYORSAM ONU ÇALIYORUM”

Son albümünüz ‘After the Hurricane’ kısa süre önce yayınlandı, bu 18. albümünüz. Kayıtları dört saatte bitmiş ve siz “İlk defa bir albümü hazırladıktan iki ay sonra çıkarıyorum. Normalde hep beklerim” demişsiniz. Albümde bulunan sekiz enstrümantal parçanın bestesi size ait. Bu albümün farkı neydi? Albümde çok önemli isimlerle çalıştınız, o isimleri bizimler paylaşır mısınız?

“Hurricane” kasırga biliyorsunuz, kasırgadan sonra ne olur? Ortalık süt liman olur, gittik, biz bu albümü yaptık ve de çıkarttık. Kapak fotoğrafını okyanusu geçerken eşim çekti, hakiki bir fotoğraftır o. İkiye bölünmüş gibi ama değil, okyanus öyledir. Albümü 23 Ocak’ta New York’ta kaydettik, ben de 24 Ocak’ta orada bir evlilik yaptım. Bu albümün hikâyesi o, onu anlatıyor. Hayatta bazı şeyler oluyor, yoğunluklar oluyor ama sonra ortalık süt liman oluyor. Albümü dört saatte kaydettik, söylediğiniz gibi. Besteler benim zaten ben onu kafamda yapmışım, davulda Ferit Odman kayıtları yapmadan evvel bana Bodrum’a geldi, baktık onunla bir iki gün evde, Terell Stafford trompet, Peter Washington da dünyanın çok ileri gelen düzeydeki müzisyenleri. Stüdyoya girdik, çaldık, çıktık. Benim öteki albümlerim de böyleydi. Bundan bir önceki yaptığım “Spring Water” Los Angeles Filarmoni ile yaptığım o da sekiz saatte bitti. Londra Filarmoni ile yaptık ama biliyorsunuz bunlar büyük orkestralar. Prag Filarmoni ile “To Bill Evans” yaptık, Bill Evans dünyada bana yol veren adamdır, idolümdür, o da bir gün de bitti. Ben ne biliyorsam onu çalıyorum, oraya girip de mucizeler yazacağım diye bir şey yok, kendimi kasmama da gerek yok, burada nasıl konuşuyoruz, oraya da girip müziğimi çalıyorum. Ben sihirbaz değilim oraya gidince bambaşka bir Kerem çıkıp da çaldığım performansın iki misli üstüne çıkmayacak bu olay, yok öyle bir şey. Şu olur, bir sonraki kaydımda daha iyi ne yapabilirim çalarken ben hep onu düşünürüm.

Kerem Görsev, her zaman yaşadıklarını mı yazar?

Evet, benim bütün on sekiz tane albümümdeki bestelerimin hepsinin bir gizli kahramanı bir yaşanmışlık hikâyesi vardır. Müzik yazmak için müzik bestelemek için ben asla piyanonun başına oturmam. Biri gelir size ‘tık tık’ diye vurur o nedir, yaşanmış bir olaydır, o yaşanmış olayın yanında da bir insan vardır veyahut tabiat olayı vardır ya da bir hayvan vardır ya da sevdiğiniz bir hikâye vardır. Bu albümde benim Emirgan’da eski oturduğum evde ölen bir kediye yazdığım parça var. Rahmetli Mustafa Koç’un cenazesini izlemiştim, çok etkilenmiştim, onun için yazdığım bir parça var. Ben Türkiye’de bugüne kadar belki dünyada da öyle bir cenaze merasimi görmedim. Her zihniyetten her kültürden her çeşit insan vardı o cenazede, demek ki Mustafa Koç bu ülkeye hakikaten çok özel şeyler vermiş ki insanlara, o beni çok etkiledi, birkaç kere merhabamız konuşmamız vardı. Rahmetli babama yazdığım bir parça var albümde “December”, öteki parçalar da yeni eşim Deniz’e yazdığım parçalar, “After The Hurricane”in hikâyelerini anlatan birtakım şeyler var. Şimdi başka albüm yazıyorum onu da 2020’de gidip New York’ta kaydetmek istiyorum ama o zamana dek başka hikâyeler yazarsam yaşarsam onları da zevkle kurşun kalemle, silgimle, kalemtıraşımla yazıyorum sonra çalıyorum içime sinirse müzisyen arkadaşlarımı çağırıyorum, provasını yapıyoruz, hepimizin de içine sinerse konserde çalıyoruz, konserde de dinleyicinin izleyicinin içine sinerse onu albüm yapıyoruz, albümde de çaldıktan sonra içime sinirse plağa CD’ye bastırıyoruz.

Çocuklarına caz sevdirmeye çalışan ama bunda zorlanan anne babalar var. Ailelere öneriniz ne olur? Nereden yola çıkmak gerek o sevgiyi aşılayabilmek için?

Cazı sevmesi için çocuklara caz dinletmeyeceksiniz. Baby Mozartlar var, Vivaldi Dört Mevsim, Chopin, Mendelssohn dinletsinler, ben de caza caz dinleyerek başlamadım konservatuvarda klasik müzik eğitimi aldım. Bu süreçten geçtikten sonra caz vokalistleri dinletsinler. Nat King Cole dinletsinler, Carmen McRae, Antônio Carlos, Ella Fitzgerald, Sarah Vaughan, Tony Bennett Brezilya cazı dinletsinler. Brezilya cazı çok güzel bir ritimdir, insana mutluluk verir, tebessüm ettirir. Baktılar çocuklar cazı seviyor, 1950-60’lar arası caz triolarına girebilirler.

Hiç unutamadığınız sizi çok heyecanlandıran bir anınız nedir, diye sorsam…

Elvin Jones ile konser yaptım. 1998 yılında piyanistleriyle bir sorunları çıkmış onların basçısı benim arkadaşımdı, beni aradılar. Sabah kalktım, uçağa bindim, midem ağrıyordu, sound check’e çıkacağız adamlar yok ortada falan… İki konser yaptık. Unutamadığım çok olay var esasında.  Alan Broadbent ile Ernie Watts ile turneler yaptık, Londra Filarmoni Orkestrası ile Abbey Road Studios’da plak yaptım. Los Angeles Filarmoni ile yaptık. United Records’da stüdyoya bir girdik orada Nat King Cole’un oturduğu çaldığı piyano oradaydı ben “O piyanoyu istemiyorum artık” dedim.  Yorgun bir piyanoydu o. Diğer piyanoyu denedim. “Bu Nat King Cole’un oturduğu tabure” dediler. Hep fotoğrafları vardır o stüdyonun girişinde altın plaklar falan. Düşünsenize bir mabede giriyorsunuz, kayıt yapmaya ve orada full konsantrasyon girmek zorundasınız. Başka şansınız yok, oraya gelmişsiniz iyi bir şey yapmak zorundasınız. Bu anılar keyifli şeyler beni çok mutlu ediyor. “Heyecanlandırmak” derken elim ayağım titremiyor, ben kendimden eminim, girip çalacağım orada. Heyecan, o huşu heyecanı zevkle “Allah’ım sana bin şükürler olsun bu anı bana burada yarattığın için”, teşekkür ediyorsun, orada o müzisyenlerin çaldığı mabette çalıyorsun, bunlar çok güzel şeyler…

Röportaj: Tuğçe Akkaş

Paylaş