“Korku Dağlarının Oluştuğu Bir Dönem Yaşıyoruz”

90’lı yılların sonunda “Bir Yudum İnsan” ile belgeselciliğe bambaşka bir boyut kazandıran Nebil Özgentürk, duyguları zamanla harmanlayarak bizlere farklı mekânların ve kişilerin yaşamlarını araladı. Her biri sinema tadında o belgeseller, seyirciyi heyecan ve merakla ekran başına çekti. Kimi zaman çok sevdiğimiz bir şair, kimi zaman kitaplarının bizde derin izler bıraktığı bir yazar, kimi zaman şarkılarına anılarımızı gizlediğimiz bir müzisyen, kimi zaman ise hakkında belki de çok az şey bildiğimiz bir siyasetçi konuk oldu ekranlara.

Hiçbirinin öyküsü birbirine benzemeyen, hepsi nevi şahsına münhasır o hayatlar bizlerin kalbine ve aklına karışıp gitti. Bazen değer vermede geç kalıyor insan, göremiyor, okumuyor, kaçırıyor, anlayamıyor belki de unutuyor… İşte, Nebil Özgentürk yüzlerce öykü ile tarihimize kayıt düşüyor ve bizlerin de bu hayatlardan çıkarımda bulunmasını sağlıyor.

Bir insanı ve bir hayatı yazıya dökmek, ekranlardan seyirciye o yaşanmışlığı hissettirebilmek şüphesiz hiç kolay değil. Bir klasik haline gelen “Bir Yudum İnsan” programında her ayrıntıda bizleri “an”dan alıp o “zaman”a götüren usta belgeselci programın adı neden “Bir Yudum İnsan” sorusunu şöyle yanıtlıyor: “55 dakikalık bölüme bir ömür sığmaz… Biz onların yaşamından birer yudum verebiliyoruz, böylece tadı damakta kalıyor”.

Gazeteci, yazar, yapımcı ve yönetmen Nebil Özgentürk, CRI TÜRK’te Tuğçe Akkaş’ın konuğu oldu. CRI Türk Özel’de kendi hikâyesine ilişkin önemli anekdotları paylaşan Özgentürk, hafızalarda yer eden sinema tadındaki belgesellerinin sırrı, günümüz televizyon yayıncılığı ve yeni projelerine yönelik de açıklamalarda bulundu.

“90’LARIN BAŞINDA EN GÜZEL ALANI SEÇTİM”

İnsan hikâyelerini genelde bize siz anlatırsınız ama sizden öncelikle kendi hikâyenizi anlatmanızı rica etsem. Adana’da başlayan hikâyenizi bugüne dek kısaca özetleyebilir misiniz?

“Adana” deyince aklıma hemen “babam” gelir. Bugünlerde bir belgesel yaptım yeniden orada da çok söz ettim, “Nasıl bir insanım, hikâyem nasıl başlıyor?” diye. Adana’da 12 çocuklu, çok konuşulan, babanın bol bol hikâye ile tarih anlattığı, her ortaokula ve liseye giden çocuğunu akşamları alıp soba başında bir saat son yüzyılın önemli olaylarını anlattığı bir evde büyüdüm, bu çok önemli bir şeydi. Babam ki, 20 yaşına kadar hiç okuma yazma bilmeyip askerde okuma yazma öğreniyor. Geldikten sonra da sanki bütün hayatını temize çeker gibi ders çalışıyor, okuyor, tüm tarih bilgilerini tazeliyor ya da yeniden öğreniyor. 30’larında evlenip bizler doğuyoruz. Buna “çok güzel bir çocukluk” diyebilirim. O, beni belki de bugün sizin karşınıza çıkaran durumdur.

Bir hikâyem daha var, 69 yıllarında iki ağabeyim arka arkaya üniversite eğitimi için Almanya’ya gittiler. Bir ağabeyim okurken bana fotoğraf makinesi hediye etti, o zamanlar Türkiye’de fotoğraf makinesi uzay aracı gibiydi. İnanılmaz… Bir oyuncaktan öte bulunmaz Hint kumaşı gibiydi. Onu koynuma sakladım ve böylece oraya ilişkin bir aşkım oluştu “fotoğraf çekmek”. Aklımda fotoğraf çeken insanlar vardı, “fotoğraf sanatı” o bir kayıt ya… Üniversite yıllarında da bu devam etti, fotoğrafların altına üç satır bir şey yazdım. Derken yedek subaylık yaparken askerde bol bol fotoğraf çekerdim hatta yedek subay olmama rağmen hiç unutmuyorum şimdi aklıma geldi. Bir gün komutan “Ne çekiyorsun kardeşim? Bize casusluk mu yapıyorsun?” dedi. Böyle şaka yaptı, “Yok komutanım, ben doğa fotoğrafçısı olacağım” dedim. Ben böylece yazı ve fotoğrafla ilişki kurarak kendimi İşletme Fakültesi okumama rağmen basın dünyasına attım. İyi ki atmışım çünkü o benim için bir köprüydü.

Ben basında kalmakla Türkiye’nin pek çok kanayan yarasını, Şırnak’tan Diyarbakır’a kadar olan biten o meşhur 80’li yılların ortasında bu ülkeyi kapsayan, tüm feci durumları izleyen, siyasi liderleri takip eden bir gazeteci olarak başlayıp sonra kendime 90’ların başında en güzel alanı seçtim “portre yazarlığı”. O, benim üzerime oturdu, “portre yazarlığı” bana bir kitap armağan etti, “Bir Yudum İnsan” kitabı. 92 yılı hiç unutmuyorum hatta bu sene onun 25. yıl özel baskısı çıktı, çok mutlu oldum. O kitaptan yola çıkarak da televizyoncu oldum. Bir gün şimdi Ay Yapım’da olan Ay Yapım’ın sahibi olan Ekrem ağabey ATV’nin Genel Müdürü’ydü. “Gel bakalım, Özgentürk. Şunları bir belgesel yapalım, ismi de ‘Bir Yudum İnsan’ olsun” dedi. Çünkü “Bir Yudum İnsan”ı kitabın adını babamla birlikte koymuştuk. Böylece 97 yılında hayatımın en güzel dönemleri başladı çünkü ben televizyonculuğu çok sevdim. Televizyonla bir şey paylaşmak, anlatmak, ülkede yaşanan acıları, sorunları, acılar yaşamış insanları, şairleri, edebiyatçıları anlatmak bana çok iyi geldi. Babamın sanki bana “anlatıcı” olarak devrettiği bir miras gibi… Böyle bir yolculuk başladı kendimi anlatıcı olarak hissetmeye başladım.

“2018’DE BÖYLE TALİHSİZ BİR REKORTMEN OLARAK KARŞINIZDAYIM”

Bugün geldiğimiz noktada 21 yıldır ben bir televizyon anlatıcısıyım, belgesellerle hikâyelerimi anlatıyorum ve kitaplarımı yazmaya devam ediyorum. En sevdiğim anekdotlar, en sevdiğim temalar, bu ülkenin çivi çakmış insanlarını, bu ülkenin değer bırakmış insanlarını yaşarken bazen alkışlatmak jübile gibi taçlandırmak… Bu yüzden “Bir Yudum İnsan” programları 400 bölüm, “Dünya Oyun Sahnesi” 60 bölüm gibi… 800’ü aşkın televizyon çalışmasıyla övünmek için söylemiyorum ama galiba dünya rekorunu kırmış durumdayım çünkü bir yönetmenlik kelimesi baktığınız zaman hem yazan hem yöneten bir programcı olarak bunu dünyada göremeyiz. BBC’de de yok… Aslında bu kötü bir şey. Kendimizi ispatlamak için sürekli iyi belgeseller yapmaya çalıştık. 800’ü aşkın çalışma bir mucize oldu.

Televizyon programı biraz daha kolaydır. Her hafta konuk alırsın, konuşursun, o bin bölüm olabilir ama bir televizyon belgeseli dahil etmek, iğne oyası gibi her kelimeyi her cümleyi işlemek çok zordur, bunu siz de çok iyi bilirsiniz. O yüzden 800-900 arası bir çalışmayla 2018’de böyle talihsiz bir rekortmen olarak karşınızdayım. Bunu niye söylüyorum, yanlış anlaşılmasın. Kendimizi ispat etmeye çalışıyoruz çünkü televizyonlar yıllarca belgeseller yerine yarışmaların sıradan bazı programların istilasına uğradı. Biz de arada kafamızı uzatmak için bir gün Mina Urgan’ı ertesi gün Yaşar Kemal’i ertesi gün Zülfü Livaneli’yi konuk etmeye çalıştık daha doğrusu belgesellerini yapmaya çalıştık ki, bakın, izleyin, dinleyin, iyidir, keyiflidir demek için… Bu yüzden de bu anlamda başka çaremiz yoktu her on beş günde bir, bir şey yapma telaşıydı bizimkisi o nedenle “talihsiz” dedim.

“KORKU DAĞLARININ OLUŞTUĞU BİR DÖNEM YAŞIYORUZ”

Son dönemde tutuklu gazeteci sayısında ciddi bir artış var. Dünya basını da siyasiler de Türkiye’deki tutuklu gazeteci sayısına çok fazla vurgu yapıyorlar. Sizce, Türkiye’de gazeteci olmak ne demek? Ülkemizdeki gazeteciliği nasıl yorumlarsınız?

Kendi gazetecilik hayalimi anlatarak buna bağlayayım isterseniz. Ben 80’li yıllarda gazeteci olmaya karar verdim, hissettim, hayal ettim. Önümüzde Abdi İpekçi, Yaşar Kemal, Çetin Altan, Uğur Mumcu örnekleri vardı. Bu insanlar tabii ki hapse girmişlerdi. 12 Mart, 12 Eylül gibi darbelerde acılar çekmişlerdi. Hatta Çetin Altan bir gözünü kaybetmişti, İlhan Selçuklar vardı onlar da acılar çekmişti, işkenceler görmüştü ama özgürce gazetecilik yapmaya devam ediyorlardı. “Özgürlük” dünyanın hiçbir yerinde sınırsız değildir ama yazarlardı, Türkiye’yi etkilerdi bu insanlar. Biz Yaşar Kemal’in Van’dan doğudan getirdiği bir yazıyı, röportajı, orman yangınlarını, doğa katliamlarını daha çocuk yaşlarda okuduğumuzda belli ki orada bir etki olurdu. Türkiye Devleti Hükümeti Yaşar Kemal’e saygı duyardı. Hatta hiç unutmuyorum, Yaşar Kemal Akdamar Adası Kilisesi düşünün 1000-1500 yıllık bir yapı, orası Ermeni toplumunun bir mabedidir. Yıkılmaya yüz tutarken, üstüne molozlarla yok edilmeye çalışılırken Yaşar Kemal bir röportajla orayı kurtarmıştır ve şu anda yine dünya Ermenilerinin tapınağı ya da özel mekânı olarak devem etmektedir. Yani gazeteciler, köşe yazarları o kadar etkiliydi. Biz de o hayaller ve mutlulukla “Ben gazeteci olacağım” dedik.

Şu anki gençler gazeteci olmayı düşünmüyorlar, “gazeteci olmak” hem ateşle imtihan gibi hapiste olmak gibi hem de o kadar mı “Ne yazarsam içeri girerim ne söylersem içeri girerim?” kaygısı, duygusu, hissiyatı veren bir meslek… O yüzden gençlerimiz bir an önce Survivor programına yarışmacı olmaya çalışıyor. Bu ne acı bir şey biliyor musunuz? Oradan buraya geldik, gazeteci olmak isteyenlerin sayısının azaldığı ve ne yazık ki korku dağlarının oluştuğu bir dönem yaşıyoruz. Tutuklu gazeteciler sadece bugünlerde yok yıllardır var, 15 yıldır bu ülkede yazmak bir günah haline getirilmiştir. Düşüncesini söyleyen insanlar, gazetesini yapan insanlar içeridedir. Bunu herkes biliyor, söylüyor bazen bu siyasetçiler için de geçerlidir. Akıl almaz şeyler yaşanıyor gerçekten ve insanlar bundan çok muzdarip. Bu ülkenin hakikaten çağına uygun, yazıların özgürleştirildiği, gazetecilerin hapse girmediği bir atmosfere bir an önce kavuşmasını diliyorum ve meslektaşlarımın içeride olmasından dolayı çok acı çekiyorum. Dileğim, yazıların özgür bırakılmasında.

“UMUTSUZLUKTAN UMUT YARATMAKTIR, HAYAT”

Sizden söz ederken sanırım pek çok kişinin aklına önce “Bir Yudum İnsan” geliyor. Belgeselci kimliğiniz daha çok biliniyor gibi ancak gazeteci, yapımcı ve yazar olarak da bizlerle buluştunuz. Ayırt etmek kolay değildir ama sizce hangisi daha zor?

Bu yıllarda ikisi de zor. Şu anda ekranlarımız popüler ve merkez medyamız iyice tıkandı bir köşeye sıkıştırıldı, yazılı basın da aynı şekilde fakat şöyle bir umut da var. Ben hep söylerim, çok severim “Umutsuzluktan umut yaratmaktır, hayat” Yaşar Kemal’in sözü. “Sosyal medya” ve “herkesin kendi medyası” diye bir şey oluştu. Bakın, ben şu an özgür bir medyadayım aslında istediğimiz gibi konuşuyoruz. İnsanlar sesini, haberini, belgeselini, yazısını bir biçimde duyurabiliyor ve duyuracak. Hepimiz şu anda adı bilinen medya kuruluşlarında doğmadık ve bunların da bin yıl süreceğini kimse söylemiyordu zaten inanmıyorduk ya da tahmin etmiyorduk. O yüzden kendi mecramızı kendi kanalımızı buluyoruz.

Benim açıkçası çok güzel çok özel yazılı zamanlarım oldu kendimi çok iyi hissediyorum o anlamda. Bahsettiğim 800’e yakın çalışmayı özgürce yayın yaptım, 1990’larda 2000’lerin ortalarına kadar. Son dört beş yıldır acılar daha fazla çekiliyor. Açık söylemek gerekirse genel müdür evinde izlerdi bizim yaptığımız yayını “Bir Yudum İnsan”ı. O yüzden zorluklardan geçmedim ben ve itiraf ediyorum sansüre uğramadım yaptığım televizyon programlarında. Sansüre uğradığımı hissettiğim yerde terk ettim ya da sansüre uğramamak için RTÜK’ten veya koşullardan dolayı özenli davrandığım dönemler olmuştur. İnsanın, bir gazetecinin, bir televizyoncunun sınırsız özgürlüğü yoktur, gerçekten yoktur. Hakaret özgürlüğü yoktur, küfür özgürlüğü yoktur. Türkiye’nin veya dünya devletlerinin kendilerine has kuralları ve düzeni vardır. Ben o kurallara da uymaya saygılı bir insanım. Bir hukuk çerçevesinde yapılır düşünce ve ifade eylemleri, ben de o koşullarda yaptığımı düşünüyorum. Biz tüm programlarda bir şairin hapse girmesini, bir edebiyatçının acılar çekmesini, sansüre uğramasını hatta sistemin bir oyuncuyu erken öldürmesini çok rahatlıkla anlattık.

“DEĞERİNİ KAYBETMEYEN ‘ZAMANSIZ BELGESELLER’ YAPIYORUZ”

Gelinen noktada bunlar anlatılmıyor, yapılamıyor, en azından yapamıyorsun. Bir televizyon programcısı binlerce parametre düşünüyor, patronu düşünüyor, Ankara’dan laf gelir mi? diye düşünüyor. Hukuk diye, adalet diye, bir şey yok. Kendine göre insanlar “Acaba bunu söylersem içeri girer miyim?” diyor çünkü bir suç çok kolay uyduruluyor, bu yüzden bugünlerde işler çok zor. Ben televizyonculuğu çok seviyorum yani televizyon ile video ile film ile bir şey ifade etmeyi çok seviyorum. Ölümsüz bir şey… Ben orada bir yarışma sunmuyorum, genel geçer unutulacak “nasılsın, iyi misin?” programı yapmıyoruz. On yıl sonra izlendiğinde değerini kaybetmeyen “zamansız belgeseller” yapıyoruz. O aslında “yazı çalışması”. Ben oturup kırk sayfa yazı yazıyorum, o bir belgesele dönüşüyor, o yüzden her ikisi iç içe geçiyor. Zorluğuna bakacak olursak işin tekniğine tabii ki televizyonculuk daha zor. Teknik olarak televizyon zor ama çok etkili ve keyifli. Yazı kolay ama bir derinlik gerektiriyor.

“BEN SADECE BELGESEL YAPMAK İSTEDİM”

Biraz da sizinle özdeşleşen belgesellerinizden söz etmek istiyorum. Pek çok belgeselle çoğumuzun hafızasından yer ettiniz. Belgeselcilikte sizin büyük bir farkınız var çünkü sadece belgesi sunmuyorsunuz, bizi de bir hayat hikâyesinin içine ortak ediyorsunuz. Aslında bir nevi ‘zaman yolculuğu’ yaşatıyorsunuz. Bu farkı nasıl yarattınız? Sizin belgesellerinizin sırrı nedir?

Söz konusu portre belgesel yaptığım insanla önce bir röportaj yapıyorum, dokuz saat sürüyor yani sormadığım şey kalmıyor, almadığım bilgi kalmıyor. O bilgilerden bir anekdot yakalıyorum hikâye yakalıyorum yani 60 yılı bir biyografik mantık ile anlatmıyoruz. Anekdotlarla “1960’lı yıllarda” diye başlayan hani vardır ya… Sonra üç dakikada bir finali olan arka arkaya dokuz on öyküyü yan yana getirdiğiniz zaman bir insanın hayatı çıkıyor. “Şu okula gitti, bu okuldan mezun oldu, şu dalda ödül aldı…” bu anlatmak değildir. Ben, o kişide bir yaşanmışlık arıyorum. Bir de sıkıcı olmayan bir metin toparlamaya çalışıyoruz. Ben ona çok dikkat ettim, bende biraz eski Günaydın ve eski Sabah üslubu vardır, bir de üstüne kitap üslubu da ekliyorum, entelektüel değil de popüler dile harmanlamak. Akademisyen dili kullanırsan inanın çok sıkıcı olur, o yüzden ben bol bol okullara gidiyorum haftada bir iki gün, “ne olursunuz” diyorum, “akademisyen bir adam ya da bilimsel bir mantıkla dinlemeyeceksiniz beni”… Şakalar yapıyorum, aynı mantık belgesellerde de vardı, ben seyirciyi gülümsetiyorum hatta ben okurken -bazen ben seslendiriyorum- gülümsüyorum. Bu insana iyi geçiyordu. Ciddi, asık suratlı, mesafeli bir proje olmaktan çıkıp hem bilgi hem sistem eleştirisi hem her devrin muhalifi, estetiği olan bir şey olmasına çalışıyorduk.

Kendimi övmekten nefret ediyorum ama bir yandan da siz soruyorsunuz, işte bu yüzden böyle oluyordu. Sağ olun hâlâ “Bir Yudum İnsan” konuşuluyorsa -ki dört yıldır başka projeler yapıyoruz- bundandır yani… Sabahlara kadar gözleri kan çanağı olan bir adamdım, montaja da gidiyorduk, yazı da yazıyorduk, kitap da okuyorduk. Her bir belgesel için 22 kitap bitirdiğimi hatırlıyorum. Böyle iyi bir çiftçi gibi iyi bir mobilyacı gibi iyi bir mühendis gibi olmaya çalıştık biz de. Ben işini iyi yapmaya inanırım. O yıllarda belgesel yerine yarışma da sunabilirdim çünkü televizyonculuk bir şemsiyedir ya ama ben sadece belgesel yapmak istedim hâlâ da öyle.

“BU ÜLKEYİ ÇOK SEVİYORUM”

Çok uzun yıllardır bu ülkenin insanına dair belgeseller çekiyorsunuz. Geriye baktığınızda Türkiye’ye ve insanımıza nasıl bir çerçeve çizersiniz?

Ben bu ülkeyi çok seviyorum. Ülkenin dokusu ve toplumun yapısına bayılıyorum. Bazen her gün iğrenç bir olayla uyanıyoruz, feci bir olayla uyuyoruz. Bu ayrı bir şey ama bir doku var ülkede, bakın sizi bizimle buluşturan durum da bu. Beni karşılarken sizden aldığım enerji de bu. Ben bazen dünya güzeli insanlarla karşılaşıyorum çok seviyorum, bu Akdenizlilik… Çünkü burası Likya, burası Frigya, burası biraz Bizans, Osmanlı, Türkiye burada inanılmaz bir ruh var, burası Helen, burası bir Ermeni Krallığı, burası Kürt bölgesi olağanüstü bir bölge, burası Mezopotamyası ile Egesi ile Karadenizi ile… “Binbir Renkli Bahçe” burası Yaşar Kemal’in kitabıdır biliyorsunuz. Bayılıyorum, gözlerimden yaş gelecek kadar seviyorum.

Benim için hiç Ankara’nın hükümetleri, iktidarları önemli değil. Buradaki el yordamıyla aradığımız duygu, mahalle, komşuluk ilişkileri, sevgi, baba-oğul bazen çok fecidir ama bazen de olağanüstüdür, güzeldir. Burada ben çok rahat ediyorum. Bunları ne Almanya’da ne İsveç’te ne Finlandiya’da bulabilirsiniz emin olun. Düzeni bulabilirsiniz daha böyle ferah bir toplum. Toplum bazen şaşırtır bizi. Gider rahatsız olduğumuz bir iktidara oy verir, kendine göre verir ama bir gün bir ders verir ki, tepetaklak gidersin. Toplumun o tarafını biliyoruz, seviyoruz. Ben çok gezen, çok insan tanıyan biriyim. Haftada iki kez uçağa biniyorum, iki ayrı kente gidiyorum. Biz iyi insanız, “iyi insan modeli” burada. Bu az bulunan bir şeydir, bunu hiç kimse bozamaz kötü insanlara inat.

“BENİ EN ÇOK ETKİLEYEN ‘LATİFE HANIM’ BELGESELİ OLDU”

Belgesellerinizde sanat, spor, siyaset ve edebiyat alanlarından pek çok önemli ismi bizlerle buluşturdunuz. Hem bu isimler arasında sizi en çok etkileyen kişinin kim olduğunu hem de bugüne dek en çok ilgi gören belgesel çalışmanızı bizimle paylaşabilir misiniz?

Hepsini birbirinden renkli yapmaya çalıştık ama bazıları çok ilginç gerçekten. Mesela “en çok patlayan” diyelim, hiç kimse yapmamıştı, Arzu Okay’dı. İlginç çok alakasız bir şey söylüyorum belki ama… Birbirinden farklı edebiyatçıları, muhalif insanları yaptım ama Arzu Okay çok ilginçti. Bir dönem 77 ile 80 arasında Türkiye’de seks filmlerine izin verildi. Sokaklarda kan gövdeyi götürüyordu, insanlar birbirini kurşunluyordu, filmlere sansür uygulanıyordu. “Bir tane buğdayı kısa gösterdin, sen Türk tarımını kötü gösteriyorsun” diye sansüre uğrayan filmler vardı fakat seks filmleri, “komedi-avantür” dedikleri seks filmlerine izin veriliyordu. “Bu bir devlet politikası mıydı?” bilmiyoruz. Arzu Okaylı yıllar, Mine Mutlulu yıllar, Ali Poyrazoğlu, Sermet Serdengeçti gibi tiyatrocuların özellikle oynadığı filmler vardı. O yıllardan kalan bir film oyuncumuz vardı Arzu Okay, bana bu dönemi anlatmasını çok istiyordum. Onun belgeselini yapmak çok istiyordum çünkü 1980’e kadar o filmlerin 60’ında oynuyor derken intihar etmek üzereyken vazgeçip sıradan tezgâhtarlıkla hayatını sürdürüp Fransa’da bir fabrikası olacak kadar zirveye çıkıyor, iki hayat. Seks filmlerinin büyük yıldızı ve ihracat rekortmeni bir iş kadını.

Ben film olacak kadar enteresan hayatı olan bu insanı, Paris’te buldum. Bir yıl ikna etmekte zorlandım ama ikna ettim sonunda. Arzu Okay’ın belgeseli çok ilgi gördü. Diyeceksiniz ki, “Seks filmleri zaten ilgi görür, bu ülkede bu tür şeye açlık var”. Bu yüzden değil, ben aksine daha sansürledim, kendim sansürledim o zaman RTÜK yoktu hatta. Derdimiz o değildi, o iki hayatlı yaşam öyküsünde çok ders alınacak şeyler vardı, “umutsuzluktan umut” yaratıldı. İntihar etmek üzereyken parası da sıfırlanmışken Kapıkule’de 1981 yılında deri ceket satarak ihracat rekortmeni olan bir kadının, eski bir seks yıldızının öyküsü. 50 dakikalık bir belgesel, Paris’te yapıldı, Türkiye’de izlendi. Çok ilgi gördü, ilgi dediğiniz için bu aklıma geldi. “Bir Yudum İnsan”ların da en çok reyting alan programıdır.

Beni en çok etkileyen ise “Latife Hanım” belgeseli oldu. Latife Hanım’ı Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün tabii ki eşi olarak herkes bilir. 1925’te Mustafa Kemal Atatürk’ten boşandı, 1975’te öldü. O elli yıla odaklandım ve tesadüfen onunla otuz yıl yaşayan yeğenlerini buldum. Benim için çok özeldi, çok değerliydi, Türkiye tarihi açısından da değerli bir çalışmadır. İlk kez Latife Hanım ile ilgili kayıtlar ortaya çıktı, ilk kez Latife Hanım’a ilişkin yeğenlerinin tanıklıkları ortaya çıktı. Her sabah beraber kalkıp beraber uyuyan üç insandan söz ediyoruz, Latife Hanım ve iki yeğen çünkü İstanbul’da aynı evde yaşamışlar. Bana çok özel anekdotlar anlattılar, benim için çok değerli bir çalışma oldu. Kütüphanede bir DVD koleksiyonunda ya da bir Youtube programında olması gereken ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk eş olması nedeniyle de özel bir yer tutması gereken bir çalışma olarak beni çok etkilemiştir. Yaşar Kemal gibi, Attilâ İlhan gibi, Zülfü Livaneli gibi belgesellerin yanı sıra…

“İÇİMDE BİR UHDEDİR”

Bir röportajınızda kaçırdığınız için üzüldüğünüzü söylediğiniz bir belgesel olduğunu okumuştum. Anımsadığım kadarıyla 2000 yılıydı, New York’ta Elia Kazan ile karşılaşma anınız var… Devamını sizden dinleyelim mi?

Hem içimde bir hüzün olarak kaldı hem de hakikaten hani hayat bazen tesadüfleri sever ya… 2000 yılında New York’a konferansa gitmiştim, Türk Federasyonu üyesi bir arkadaşımızın bir restoranı var, bir gün öğle saati tek başına gittim. Sol tarafımda 85-90 yaşlarında bir yaşlı adam var, kuru fasulye yiyor, Amerikalı belli, bir şeye benzetiyorum, burnuma bir koku gelir gibi gözlerime bir hayal geliyor. Yemeğini keyifle yedi, pilavını ve cacığını da yedi. Yarım saat yan yana beraber ben patlıcan musakka yedim, o kuru fasulye yedi ve gitti. Yanıma restoranın sahibi arkadaşım geldi ona “Az önce solumda yaşlı bir bey vardı, gitti hatta para ödemeden gitti” dedim. “O bizim Eli amca” dedi. “Kim Eli amca” dedim. “Elia Kazan” dedi. “Ben yarım saat Elia Kazan ile mı oturdum?” dedim. Elia Kazan, Amerikalıların yönetmen olarak dâhilerinden biridir hatta tartışmalı bir adamdır. Meşhur ‘McCarthy Rejimi’ diye bilinen Amerikalıların çok özel döneminde biraz rahatsız edici bir durumu da vardır ama Martin Scorsese’ten Kubrick’e kadar Spielberg’e kadar herkesin selam çaktığı, göğsüne yasladığı özel bir yönetmen. Marlon Brando’yu yaratan adam “Rıhtımlar Üzerinde”, “Amerika Amerika” filmi diye falan…

Restoranın sahibi arkadaşım Nurettin’e yalvardım, “Bir daha gelmez mi?” diye “Her gün geliyor, Eli amca” dedi. Ertesi gün bir daha gittim, gelmedi. Kısmet olmadı evinden çıkmadığını söylediler, üç dört gün denk düşmedi. Ben Türkiye’ye döndüm, arkadaşıma “Tamam mı, buldun mu sonunda?” dedim. “Buldum, seni bekliyor” dedi. Ben kaşla göz arasında hazırlık yapamadım, üç dört ay geçti. Bu işlerin vizesi vardır ya hazırlığı çalışması derken 11 Eylül oldu, ben bir daha Amerika’ya gidemedim. Daha sonra da Elia Kazan’ı kaybettik, Alzheimer oldu vs… Böyle kaçırdığım bir portre. “Niye Elia Kazan’ı yapmak istiyoruz?”, ünlü bir Amerikalı olduğu için değil. Anadolu çocuğu olduğu için, Kayseri doğumlu olduğu için, buranın toprağını bildiği için, Kayseri’ye gidip Zülfü Livaneli ile orada çocukluğunu hatırladığı için “Elia ile Yolculuk” kitabında anlatır, Zülfü ağabey. Rum kökenli, Anadolu kökenli, Anadolu’ya aşık bir insan. “Türkiye’nin çok özel bir yanı var” dedim ya, o yüzden biz olmalıyız, “Biz hem Anadolu hem Helen hem Likya hem Frigyalıyız” dedik ya, o insanın karşımda olması, ona Anadolu’yu sormak isteyişim, benim gözümün önüne gelecekti. İçimde bir uhdedir o, hani sorarlar ya “İçinde uhde ne kaldı?” diye, bir tanesi budur çünkü biraz da benim sarsaklığım gerçekten. Aslında benzetiyorum, gidip sorsana restoranın sahibine. Sen de orada geç karşısına “Merhaba, ben şuyum”, tanış hemen, kamerayı getir konuş, konuştuğun her şey senin için altın değerindedir, konuş belgeselini yap.

“1961 YILINDA ORAYA NASIL GİTMİŞLER?”

Son dönemde dikkat çeken bir belgeseliniz var ki, ondan da söz edelim isterim… Almanya’daki Türklerin 57 yıllık tarihini belgesel haline getirdiniz. Belgeselde hem Almanya’ya giden Türklerin yaşadıkları acı ve sıkıntılara hem de başarı hikâyelerine yer veriyorsunuz. Almanya’ya göç eden Türklerin hikâyesi neden ilginizi çekti?

Her evde bir Alman gurbetçi var, benim de iki ağabeyim öğrenci olarak gitti. Böylesi ilginç bir şey Türkiye’nin yansıması orası. Ben orada belki de Türkiye’yi anlatmaya çalıştım, bugünlerde Türkiye’yi anlatmak zor ama Almanya’ya gidenler üzerinden Türkiye insan manzarasını, Anadolu’nun insan manzarasını anlatmak istedim. Bir de bu göçün, hasretin, gurbetin, uzak ülkeye gitmiş olmanın acıları… “Hasret” çok değerli bir şey, olağanüstü hüzün verici bir şey. Ben İstanbul’dan ayrıldığım zaman çok özlerim, dört gün sonra. Düşünsenize üç yıl gelememiş ki, Sivas’ın köyünden çıkıp İstanbul’a uğramadan Almanya’ya gitmiş, Frankfurt’ta bir fabrikada çalışmış, 25 yıl sonra emekli olmuş. Tüm bunları anlatmak çok özeldir bence, bir belgesel yapılması gerekiyordu.

“Benden önce kimse yapmadı” demiyorum ama profesyonel, başı sonu olan bir çalışmanın olmadığını gördük. Ben de bu kadar belgesel yapmış bir ekip olarak kişi olarak çok da güzel dostlarımız var orada Cumhuriyet Halk Platformu Başkanı ve Nazım Hikmet Kültür Derneği Köln Başkanı Günay Çapan kardeşimiz müthiş bir dostluk yaptı, kucak açtı, önümüzü açtı, sponsor oldu ve onun sayesinde bir buçuk yılda tamamladık. Böylece “Almanya’nın Hatıra Defteri” Alman televizyonunda gösterilme şansı buluyor. Kısmet olursa oradan sonra burada gösterilecek. Bizim için bir kayıt daha oldu. Bu yapılması gereken bir şeydi yine kayda girmesi, tarihe geçirilmesi gereken bir şeydi. “1961 yılında oraya nasıl gitmişler?”… Acılar çekerek, aşağılanarak, ırkçılığa kurban giderek, öldürülerek ama başarılı insanlar da yetiştirerek… Böyle bir 57 yılı anlattık.

“GERÇEKTEN ÇOK ACIYMIŞ”

Almanya, Türkler için ‘acı vatan’ olmaktan çıktı, diyebilir miyiz? Almanların Türklere bakışı açısı artık değişti mi?

Artık değişmek zorunda şimdi öyle eski usul ırkçılık yapamazlar. Onlar demode oldu ırkçılık yöntem değiştirdi ama karşılarında da özgüvenli insanlar var. Alman polisi şimdi bir dönerciye bile kafa tutamaz. 1960’larda hemen “gel” deyince giden özgüvensiz bir Anadolu insanı vardı. Almanlar adına yarışan Türk asıllı yönetmen Fatih Akın var, Mesut Özil diye bir çocuk İngiltere’de oynuyor Alman milli takımında futbolcu, büyük doktorlar, milletvekilleri, şu anda iktidar ortağı Cem Özdemir olabilirdi. Şimdi artık kül yutmaz 4 milyon insanın gücü önemli. Almanlar da nasıl 2.Dünya Savaşı’ndaki Almanlarla 60’lı 70’li yılların ırkçılık iklimi farklıysa 2000’lerin iklimi de farklıdır. Ona benzetebiliriz, üç ayrı dönemden söz ettim. Artık hiçbir şey kolay lokma değil, çok kolay aşağılanamaz kimse. Bu demek değildir ki, ötekileştirilmiyor orada farkında olmadan yapılıyor. Bunu da orada bir belgesel yapan insan olarak söyleyebilirim. Çaktırmadan yapılıyor ama sonuçta orası Avrupa, Avrupa Birliği normları var, eğer Alman vatandaşıysan istersen Sivas doğumlu ol, istersen Kağızman doğumlu ol bileğinin hakkıyla gerekirse gelebilirsin bazen de tabii böyle küçük oyunlarla durdurabilirler. Eskisi gibi “Seni istemiyorum, Türkler dışarı” onlar yok. “Acı vatan” değil ayrıca ama çok acıymış, gerçekten çok acıymış. 40 metrekare bir dairede akşama kadar eşini bekleyen 40 yıl boyunca dışarı çıkmayan kadınlarımız olmuş ya da on yıl boyunca işinden evine giden gelen işçilerimiz olmuş çünkü gidecek yeri yok.

“DÜNYADA EN ZOR ŞEY MÜLTECİ OLMAKTIR”

“Gitmek” konusuna değinmişken… Türkiye, bugün Suriye’den üç milyon insana hatta belki daha da fazla ev sahibi oldu. Türkiye’nin bu konuda yaptıklarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu hâlâ izlenen bir durum. Orada büyük oyunlar oynandı. Bizim Suriye ile ilgili politikamızın iflas ettiğini görüyoruz, iki ayrı şey. Bu iflası dile getirmek gerekiyor ama oradaki mültecilerin de Türkiye’ye kabul edilmesini değerli buluyorum. Bu insani bir çalışma hatta ben de onunla ilgili bir çalışma yapmak istiyorum, bir sinema çalışması da olabilir. Ne yapacaklar yani bombalar yağarken şehirlerin üstüne Halep’e, Lazkiye’ye. O insanlara tabii ki bir kamp kurulması kucak açılması gerekiyordu. Ben o ırkçı söylemlere karşıyım. Dünyada en zor şey mülteci olmaktır, şehri terk etmektir, toprağından olmaktır. Onlar isterler mi Halep’te lokantacıyken gelip böyle Kilis’in orta yerinde bir mülteci kampında olmayı. Bizim Suriye politikamız baştan aşağı yanlıştır bunu söylemek istiyorum ama mültecilere kucak açmak çok doğru bir şey, bu konuda kucak açanları da alkışlıyorum yanlış politika yapanları da kınıyorum.

“BEN BİRAZ DAHA KÜLTÜREL BİR ATATÜRK ANLATMAK İSTEDİM”

Son kitabınız, Mustafa Kemal Atatürk’ün giyim tarzını anlattığı ‘Daima Şık’… Biraz ona da değinelim mi?

Çok güzel bir çalışma oldu. Aslında o biraz daha eski bir çalışma ama ben iki ay önce yeniden kitaplaştırdım. “Kalbime oturdu” derler ya ısındı yani benim kalbim. 1980 yılında çok yaşlı olan Hasan amca, şimdi kaybettik, oturuyor, bir teypte Sabiha Gökçen’den Müzeyyen Senar’a kadar o zaman yaşayan ama Atatürk’ü gören, Atatürk’ün masasında olan, Atatürk’ün kıyafetine, kostümüne, şıklığına tanık olan 25 kişilik bir grubu kayda alıyor. Kötü bir kayıt ama getirip bana verdi, bunu yıllar sonra. Ben de o kayıtları deşifre edip kendi arkadaşlarımla birlikte oturup araştırma yapıp sahiden bugüne kadar yapılmamış bir şeyi şık bir adamın şıklığını anlatmak… Paris’ten modayı izleyen burada özel terzileri olan plaja giderken de evinde otururken de uyurken de şıklığına dikkat eden bir kurucu lideri anlatmak istedik hikâyesi budur, liderimizle övünmeyi gerektiren bir durum. “Şıklık” çok önemli bir şey, bir de bunun çağdaşlığı da var tabii ki beraberinde anlatırken. O uygarlık, o ilerici ruh anlatılıyor sadece öyle “mavi giyerdi, kırmızı pelerini vardı” değil mesele.

Bir de onun dışa yansıması bir kadına nasıl davranması gerektiği önce asansöre ya da ikrama önce kadına sunulması hali. Kadınımızla dans eden orada gördüğü yakınıyla dans eden bir “özgür ruh” diyelim ona öyle asık suratlı, kaba saba değil bence bunları anlatmak gerekiyordu. Tarihçilerimiz hep “Vatan, millet, Sakarya, kahramanlık” edasıyla anlattı, onlar da güzel değerli ama ben biraz daha kültürel bir Atatürk anlatmak istedim. Moda, kültür, şıklık üzerine tanıklıklarıyla beraber, hikâye bu. “Daima Şık” lafı da böyle bir selam olsun dedim.

“TELEVİZYONLARIMIZ İYİCE SANSÜRE UĞRADI”

Bugün televizyon kanallarındaki programların kalitesi çok fazla konuşuluyor. Günümüz programlarını nasıl yorumluyorsunuz bir erozyon olduğunu söylersek hata yapmış olur muyuz?

Çok fazlasıyla erozyon var, televizyona bakmıyorum artık desem inanır mısın? Kendime bir yurttaş olarak internet ortamında izlenecek birtakım şeyler buluyorum. Televizyonlarımız iyice sansüre uğradı ve tek sese dönüştü. Akşam saat 7 ile 10 arası haber izlemiyorum. Bir iki haber izliyorum mesela Fatih Portakal’ı izliyorum, sabahları İsmail Küçükkaya’yı izliyorum, birkaç arkadaşımı izliyorum. Bir iki tabii ki çalışmamız var değerli dizilerimiz de var ama bende toplu bir tepkiye dönüştü, kişisel olarak söylüyorum, bu erozyonla da ilgili olabilir. Hiçbir şey anlatamayan bir ekran halinde…

İnsanlar hiçbir şey anlatamıyor sadece “tek ses”, dizilerde de “tek ses”. 30 kişinin vatan toprağında şehit düştüğü gün göbek atmaya devam eden zihniyetten de nefret ediyorum. Bu anlamda da saygısızlık yapılıyor. Tüm bunlar beni daha çok kitap okumaya daha çok kendi mecramı izlemeye götürüyor. Türk televizyoncuları, Türk dizi yapımcıları çok başarılı gerçekten teknik olarak yönetim olarak olağanüstü başarılar görüyorum, bunu da söylemek istiyorum. Mesela “Vatanım Sensin” o kadar güzel çekilen bir dizi ki “Muhteşem Yüzyıl” çekildi iki üç sene önce. İnanılmaz dahice çalışmalar yapılıyor, ışığı ile çekimi ile kamera arkası hazırlıkları ile… Bunu da tebrik etmek gerekiyor. Ben içerikten söz ediyorum, içeriği sıfır… İçeriği böyle hani derler ya “suya tirit”.

“UMUTLUYUZ, UMUTLU OLMALIYIZ VE UMUTLU OLUNSUN”

Genel bir yorum yapacak olursak ne yazık ki, toplumda umutsuz ve endişeli bir hava hâkim. Bugünün Türkiye’sini nasıl görüyorsunuz? Sizce geleceğe nasıl umutla bakılabilir?

Daha dün yazdım. O kadar iklimi güzel, dediğim gibi insanlarının kendine has potansiyeli değerli olan, kendi dinamikleri olan bir toplumu düşündüğümüz zaman ben umutluyum. Şu anda herkes çok üzgün, herkes çok umutsuz gibi görünüyor ama bence hiç gerek yok. Kime kalmış ki bu dünya? O yüzden umutlu olmak gerekiyor. Bugünler sanırım hem ekonomik kriz içinde olduğu hem özgüvenini yitirdiği hem de korku yaşadığı bir dönem, evet, hem siyaseten hem de ekonomik olarak acı günler yaşıyoruz ama umutluyuz, umutlu olmalıyız ve umutlu olunsun.

Bir gün bugünlerin belgeselini de çekecek olsanız, Türkiye’yi nasıl anlatırdınız?

Birkaç kelimede anlatmak çok zor ama bu döneme ilişkin çok hikâye var anlatılacak gerçekten, anlatılacaktır ama feci bir şey.

Yeni projeleriniz var mı?

Ben o konuda projeci bir adamım gerçekten. Bir sinema filmine hazırlık yapıyoruz, ben yapımcı olarak devredeyim. Onun heyecanını paylaşabilirim, adını vermeyeceğim çünkü henüz çalışma arkadaşlarımla çalışma ortaklarımla paylaşmaya karar vermedik, bir ülke meselesi yine bir romandan alıntı. Belgeseller devam edecek. İki şeyi yapmak istiyorum, “Kıbrıs’ın Yüzyılı” diye bir belgesel yapmak istiyorum, ilginç bir hikâye orada. Siyaseten acılar da yaşanmış ama barışa bir köprü olabiliriz o sayede. Bir de “İstanbul’un Hatıra Defteri” diye bir şey gelip geçiyor aklımdan, bir de “Kadınımızın Hatıra Defteri” o da çok önemli. Kadına şiddetin, kadına yönelik birtakım yanlış uygulamaların çok olduğu günümüzde günümüze uzanacak bir kadın hikâyesi anlatmak çok hoşuma gidiyor, beş altı bölümlük kitap belgesel olan, kadın üzerine bir belgesel.

Röportaj: Tuğçe AKKAŞ

Paylaş